Sigortacılık nereye gidiyor?

Sigortacılık hızla değişiyor. Dünya yapay zeka merkezli bir yöne doğru ilerlerken; sürücüsüz araçlar, drone’lar, nesnelerin interneti, öğrenen makineler ve derin öğrenme tüm endüstrilerin geleceğini belirliyor. Bu gelişmelerden sigorta sektörü de had safhada etkileniyor ve etkilenmeye devam edecek gibi görünüyor.

Dijital teknolojiler sayesinde tüm sigorta süreçleri hızla değişirken, sigortacılar bildikleri ürünü satmaya odaklanmak yerine, müşterinin ihtiyacı olan özelleştirilmiş ürün ve hizmetleri tespit etmek zorunda kalacak. Hasar süreci geleneksel yöntem olan “tespit edip onarmak”tan, “tahmin edip önleme”ye doğru evrilecek.

İşte sizinle paylaştığım video da bu değişimin güzel bir örneğini bizlere gösteriyor.

İzlediğiniz üzere iki araç çarpışıyor. Arkadaki aracın sahibi hasar servisine cep telefonuyla ulaşmaya çalışırken, öndeki aracın akıllı sistemi devreye girerek sürücüsüyle sözlü olarak iletişime geçiyor. Sistem; sürücüye iyi olup olmadığını sorduktan ve onu alması için bir UBER aracı çağırdıklarını söyledikten sonra yerinin uydu üzerinden belirlendiğini, istenirse drone ile hasar tespiti yapabileceğini söylüyor. Daha sonrasında akıllı sistem diğer aracın trafik sigortasının olup olmadığını araştırdıklarını ve drone fotoğraflarını sürücü kabul ederse hasar ihbarının gönderileceğini söylüyor. Öndeki araç sistem tarafından çağrılan çekici ile servise götürülüyor.

Ne dersiniz ülkemizde bu tür hizmetleri yakında görebilecek miyiz...

 

 


Geçmiş olsun Elazığ&Malatya

Elazığ'da meydana gelen depremde hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar dileriz.


"Elazığ ve Malatya'daki sigortalılarımızın yanındayız"

Sektör olarak hasar anında sigortalıların yanında olmanın en büyük sorumlulukları olduğunu belirten TSB Başkanı Benli, "Hasar ödemelerinin en kısa zamanda sigortalılarımıza ulaşmasını sağlayacağız" dedi.

 

Türkiye Sigorta Birliği (TSB) Başkanı Atilla Benli, Elazığ’ın Sivrice ilçesinde meydana gelen depremin ardından bir açıklama yaptı.

Depremde hayatını kaybeden vatandaşların yakınlarına başsağlığı, yaralananlara acil şifa dileyen Benli, “Arama kurtarma çalışmalarının daha fazla can kaybı haberi gelmeden tamamlanmasını, acıların artmamasını temenni ediyoruz. Başta AFAD ekipleri olmak üzere bölgede arama kurtarma çalışması yürüten tüm ekiplere, barınma ve sağlık hizmeti veren tüm kurum ve çalışanlarına kolaylıklar diliyoruz” dedi.

Depremde evi, aracı, iş yeri, eşyaları hasar gören sigortalılara çağrıda bulunan Atilla Benli, sigorta sektörü olarak deprem hasarı olan Elazığ, Malatya ve civar bölgelerdeki sigortalılar için çalışmaları başlattıklarını belirterek, “Öncelikli olan arama kurtarma çalışmalarının tamamlanmasıyla birlikte sigorta şirketlerinin hasar eksperleri ihbarda bulunan sigortalıların zararlarını tespit edecek. Hasar ödemelerinin en kısa zamanda sigortalılarımıza ulaşmasını sağlayacağız. Sektör olarak hasar anında sigortalıların yanında olmak en büyük sorumluluğumuzdur” şeklinde konuştu.

Elazığ’da 42 bin 972 adet konutun deprem sigortası poliçesi var

Türkiye’nin deprem kuşağında bir ülke olduğunu da hatırlatan Benli şöyle konuştu:
“Depreme karşı yapısal ve yapısal olmayan önlemleri almanın yanı sıra evimizi, işyerimizi sigorta teminatıyla güvenceye almamız da şart. Sigorta teminatı vatandaşımıza depremden sonra hasar tazminatını alıp hayata kaldığı yerden devam etme şansı veriyor. Elazığ’daki toplam 123 bin 310 adet konutun % 34,5 yani 42 bin 972 adedinin, depremin merkezi olan Sivrice ilçemizde ise 123 adet konutun Zorunlu Deprem Sigortası bulunuyor. Depremde hasar gören sigortalı vatandaşlarımız DASK’a başvurarak hasar tespit çalışmasını yaptırıp zararını karşılayabileceklerdir.”


2.153 kişinin serveti 4.6 milyar insanın toplam varlığından fazla

 

Uluslararası sivil toplum kuruluşu Oxfam’ın 2015 yılından bu yana hazırladığı küresel eşitsizlik raporunun güncel rakamları, İsviçre’nin Davos şehrinde 21-24 Ocak’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu öncesinde yayınlandı. 2019 raporuna göre, dünya çapında 2.153 milyarder var ve sahip oldukları servet, dünya nüfusunun %60’ını oluşturan 4,6 milyar insanın toplam varlığından daha fazla.

Küresel eşitsizlik sarsıcı bir şekilde yerleşmiş ve yaygınlaşmış durumda. Geçtiğimiz son on yılda milyarderlerin sayısı iki katına çıktı. Bu yıl Oxfam Konfederasyonu’nu temsilen Davos’ta bulunan Oxfam Hindistan CEO’su Amitabh Behar’a göre “zenginler ile yoksullar arasındaki fark, iyi planlanmış eşitsizlikle mücadele politikaları olmadan kapatılamaz ve dünya üzerinde çok az hükümet bu politikaları hayata geçirmeyi taahhüt ediyor.”

Oxfam’ın “Time to Care” [Bakım Zamanı] isimli bu yılki eşitsizlik raporu, cinsiyetçi ekonomilerimizin eşitsizlik krizini nasıl beslediğini ve varlıklı seçkinlerin, özellikle yoksul kadın ve kız çocuklarının aleyhine olacak şekilde servetlerini nasıl artırdığını gözler önüne seriyor:

  • Dünyanın en zengin 22 erkeğinin serveti, Afrika’daki tüm kadınların sahip olduğu varlıkların toplamından daha fazla.
  • Kadınlar ve kız çocukları her gün 12,5 milyar saatlik ücretlendirilmeyen bakım hizmeti veriyorlar. Bu emeğin ekonomik karşılığı, yılda asgari 10,8 trilyon dolar demek ve bu rakam küresel teknoloji endüstrisinin yarattığı değerin 3 katından daha fazla.
  • En zenginlerin önümüzdeki 10 yıl boyunca verecekleri servet vergisinde sadece %0,5 oranında bir artış, yaşlı ve çocuk bakımı, eğitim ve sağlık gibi sektörlerde 117 milyon kişiye istihdam yaratmak için gereken yatırıma denk.

Behar’a göre “bozuk ekonomilerimiz, dar gelirlilerin aleyhine işleyecek şekilde, milyarderlerin ve büyük şirketlerin ceplerini dolduruyor. İnsanların, milyarderlerin neden var olduğunu sorgulamaları şaşırtıcı değil.”

Behar şunları da ekledi: “Günümüz ekonomik sisteminden en az faydalananlar, kadınlar ve kız çocukları. Milyarlarca saati, yemek ve temizlik yaparak, çocuklara ve yaşlılara bakarak geçiriyorlar. Karşılıksız bakım emeği ekonomilerimiz, şirketlerin ve toplumların çarklarını döndüren “gizli güç”. Bu çarklar eğitim almak, iyi bir işte çalışmak ya da toplumlarımızın nasıl yönetileceğinde söz sahibi olmak için genellikle çok az vakti olan ve bu nedenle de ekonominin dibinde sıkışıp kalmış kadınlar tarafından döndürülüyor.”

Kadınlar, ücretlendirilmeyen bakım emeğinin %75’inden fazlasını gerçekleştiriyor. Bakım işleri yüzünden sıklıkla çalışma saatlerini azaltmak zorunda kalıyor ya da iş gücünden tamamen çıkıyorlar. Dünya çapında kadınların %42’si bakım işlerinden sorumlu oldukları için iş bulamıyorlar. Bu rakam erkekler için sadece %6.

Kadınlar aynı zamanda ücretli “bakım iş gücü”nün de üçte ikisini oluşturuyorlar. Kreş, ev hizmetleri ve bakım gibi sektörlerde çalışan kadınlar genellikle düşük ücrete ve düzensiz saatlerde çalışıyorlar, sınırlı yan haklara sahipler ve hem fiziksel hem de duygusal olarak zarar görüyorlar.

Önümüzdeki on yılda küresel nüfusun artması ve yaşlanmasıyla birlikle, ücretli ve ücretsiz bakım emeği verenlerin üzerindeki baskının artması bekleniyor. 2030 yılına gelindiğinde 2,3 milyar insanın bakıma ihtiyacı olacağı tahmin ediliyor. Bu, 2015 yılından itibaren 200 milyonluk bir artış demek. İklim değişikliğinin ufukta beliren küresel bakım krizini daha da kötüleştirmesi bekleniyor. 2025 yılında, yaklaşık 2,5 milyar insan yeterli su kaynağı bulunmayan yerlerde yaşıyor olacak ve suya erişebilmek için kadınların ve kız çocuklarının daha uzun mesafeleri yürümeleri gerekecek.

Yapılan araştırmalar ve yayınlanan raporlara göre, hükümetlerin çoğu

- en zenginlerden ve şirketlerden almaları gereken vergileri düşürüyor,

- bakım sorumluluklarının kadınların üzerinden alınmasında başarısız oluyor,

- yoksulluk ve eşitsizlikle mücadele edilmesine destek olabilecek geliri toplamada yetersiz kalıyor.

Hükümetler, aynı zamanda, kadınların ve kız çocuklarının iş yükünü hafifletebilecek hayati önemi olan kamu hizmetlerine ve altyapıya yeterli fonu ayırmıyor. Su ve kanalizasyon, elektrik, çocuk bakımı ve sağlık gibi alanlara yapılacak yatırımlar kadınlara zaman kazandırabilir ve onların yaşam kalitelerini yükseltebilir. Örneğin, iyileştirilmiş bir su kaynağına erişim, Zimbabwe’nin bazı bölgelerindeki kadınların yaptıkları işten günde dört saat ya da yılda 2 ay tasarruf etmelerini sağlayabilir.

Behar’a göre “eşitsizlik krizini hükümetler yarattı ve bu konuda çözüm üretmek de onlara düşüyor. Hükümetler, şirketlerin ve zenginlerin kendi paylarına düşen vergiyi ödemelerini sağlamalı ve kamu hizmetleriyle altyapıya daha fazla yatırım yapmalı. Kadınlar ve kız çocukları tarafından gerçekleştirilen bakım emeğini düzenleyecek yasaları geçirmeli ve ebeveynlerimize, çocuklarımıza ve en savunmasız olanlarımıza bakmak gibi toplumumuz için çok önemli olan işleri yerine getirenlere geçimlerini sağlayacak ücretlerin ödenmesini güvence altına almalılar. Hükümetler, sadece şanslı azınlık için değil, herkes için işleyecek ekonomiler inşa edebilmek adına bakım işlerini diğer önemli sektörler kadar önceliklendirmelidir.”

Türkiye’de ise en zengin %1’lik kesiminin serveti, toplumun %80’lik bölümünün (yaklaşık 66 milyon kişi) sahip olduğu maddi varlığın 2 katı. Forbes listesindeki dolar milyarderi Türklerin en zengin 5’i ise yaklaşık 25 milyon vatandaştan (en alt %30’luk dilim) daha fazla servete sahip.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de iş gücüne dahil olamayan 20 milyon kadının 11 milyonu, ev içindeki bakım sorumlulukları sebebiyle iş gücünün dışında. Özellikle yoksul mahallelerde uygun ücretli kreşlerin ve diğer bakım hizmetlerinin olmaması, yoksul kadınları daha da fazla yoksulluğa mahkum ediyor; bu da kadınların maruz kaldığı cinsiyet eşitsizlikleri ile beraber gelir eşitsizliğinin de kalıcı hale gelmesine neden oluyor.

Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı Kurucu ve Yönetim Kurulu Üyesi Şengül Akçar “Biz KEDV olarak, dünyanın ve ekonominin çarkını kadınların döndürdüğüne inanıyoruz. Refahın tüm kesimler tarafından paylaşılması için hayatın her alanında kadınların maruz kaldıkları eşitsizliğin giderilmesini, kadınların hastalarımıza, çocuklarımıza, engellilerimize ve en savunmasızlarımıza bakmak için harcadıkları emeğin ücretlendirilmesini, bakım hizmetlerinin bir sektör olarak önceliklendirilip bu alandaki kamu hizmetleri ve altyapı yatırımlarına kaynak aktarılmasını talep ediyoruz.”

Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı

Aralık 2019’dan itibaren Oxfam Konfederasyonu’nun dünyadaki 20 üyesinden biri olan Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı (KEDV), 1986 yılından beri, eşitsizliğe en fazla maruz kalan kadınları güçlendirmek ve yoksulluğu gidermek için çalışıyor. Bu amaçla, özellikle dar gelirli kadınların yaşamlarını iyileştirme çabalarına destek olmak ve yerel kalkınmadaki liderliklerini güçlendirmek üzere çeşitli programlar yürütüyor; kadınları kooperatifleştiriyor, ortak iş kurmalarını sağlıyor, ürünlerini iyileştiriyor, çocuk bakım hizmetlerine erişimlerini artırmak için “mahalle yuvaları” kuruyor, mahallelerine sahip çıkmaları ve yaşamlarını etkileyen kararlara katılımcı olmaları için destek oluyor. KEDV, yılda yaklaşık 20.000 kadın ve çocuğa ulaşıyor.

Oxfam

Oxfam, 90’dan fazla ülkede programları olan 20 üyeden oluşan uluslararası bir konfederasyondur. Yoksulluk ve eşitsizliğin olmadığı bir gelecek inşa etmek için gereken değişimi gerçekleştirecek küresel sivil toplum hareketinin bir parçasıdır.

 


KPMG: Sigorta sektörü 2020’de büyümeye devam edecek

KPMG Türkiye, ‘Sektörel Bakış 2020 – Sigorta Raporu’nu yayımladı. Sigorta sektöründe 2019’un değerlendirildiği rapora göre; yılın 10 ayında yüzde 24’lük büyümeyle 54 milyar TL’yi aşan prim üreten ve 2018’i yakalayan sektör, 2020’de de büyümeye devam edecek. Tamamlayıcı sağlık sigortası, katılım sigortacılığı gibi alanlardaki fırsatlar ve dijitalleşme sektöre verimlilik getirecek

KPMG Türkiye’nin hazırladığı ‘Sektörel Bakış 2020’ serisinin sigorta sektörünü ele alan raporu yayımlandı. Sigorta sektöründe 2019’un değerlendirildiği, 2020’ye ilişkin beklentilerin sıralandığı rapora göre; Ergo Sigorta dahil olmak üzere 62 şirketin faaliyet gösterdiği sektör 2019’un ilk 10 ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 24’lük büyümeyle yaklaşık 54 milyar TL’lik prim üretti ve 2018 yılını şimdiden yakaladı. Öncü veriler, nüfus ve ekonomideki büyüme dinamikleriyle yüksek potansiyele sahip sektörün 2020’de ortalamanın üzerinde büyüme yakalayacağını gösteriyor.

Raporu değerlendiren KPMG Türkiye Finansal Hizmetler Sektör Lideri Kerem Vardar, “Sektörün güçlü yanları olarak devletin; bireysel emeklilik sistemi, tarım ve doğal afet sigortaları gibi stratejik alanlardaki desteği öne çıkıyor. Çalışan genç nüfus oranının yüksekliği de avantaj. Dijitalleşmenin sağlayacağı verimlilik artışları fırsat olarak değerlendirebiliriz. Ancak otomotiv ve inşaat olmak üzere ana sektörlerdeki talep daralması ve jeopolitik riskler sektörü tehdit ediyor. Öte yandan 2019 yılının son çeyreği ile yeniden canlanmaya başlayan ekonomik aktivitenin, prim hacim ve gelirlerini destekleyeceği işaretleri var. Tamamlayıcı sağlık sigortası ürünlerin yaygınlaşmanın yanı sıra alacak sigortası ve kefalet sigortası gibi ürünlerde de hareketlenme başlayacak. Siber sigortalar her geçen gün önemini artırıyor. Kredilerdeki genişlemeye paralel olarak hayat sigortası gelişimini sürdürecek. Bakım sigortası ürünleri tarafında gelişmeler bekleniyor” dedi.

 

KPMG Türkiye, Sektörel Bakış 2020 – Sigorta Raporu’nda dikkat çeken başlıklar şöyle:

*2019’un ilk 10 ayında toplam primde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 24,3’lük büyüme gösteren sektör, yaklaşık 54,5 milyar liralık bir üretime ulaştı.
*Hayat dışında üretim yaklaşık 46 milyar olurken, aynı dönemde hayat tarafındaki üretim ise 9 milyara yaklaştı.
*2019’un ilk dokuz ayında ödenen toplam hasar tutarı 23,1 milyar lira oldu. Yıllık bazda yüzde 18’lik artışa denk gelen bu rakam içinde trafik ve kasko branşlarının aldığı pay ise yüzde 56, hayat branşının yüzde 10.

Yabancı yatırımcı iştahlı

2018’de 47 milyon dolar tutarında doğrudan yabancı yatırım çeken sektör, 2019’un ilk dokuz ayında bu tutarı 219 milyon dolar seviyesine çıkardı. Böylece son 16 yılda sektöre yapılan doğrudan yabancı yatırım girişi 8,1 milyar dolar oldu.

2019 yılında sektörde öne çıkan birleşme ve satın alma işlemleri ise; Unico Sigorta’nın SBK Holding’e, Ergo Sigorta’nın HDI Sigorta’ya ve Beha Sigorta’nın bireysel yatırımcılara satışı oldu..
2015’ten bugüne sektörde ortalama istihdam artışı yüzde 1 ile sınırlanırken, 2018 yılında sektöre yeni giren çalışan sayısı 214 kişi arttı. 2018 sonu itibarıyla sektördeki toplam çalışan sayısı ise 20 bin sınırını aştı. Sektörün ekosisteminde 200 binden fazla kişiye istihdam sağlandığı hesaplanıyor.
Bireysel emeklilik sistemindeki fon miktarı, 2019 Kasım sonu itibarıyla devlet katkısı dahil 113,2 milyar lira. Toplam katılımcı sayısı ise 6,8 milyon kişiye ulaştı. Sistemdeki toplam sözleşme sayısı da 8,15 milyon. Katılımcı başına fon büyüklüğü 2018 yılında 12 bin 888 lira iken 2019’da 16 bin 558 liraya çıktı.

Aktif büyüklük 200 milyarı aştı

2019’un ilk dokuz ayında sektörün aktif büyüklüğü, önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 21,6 artarak 215,6 milyar liraya ulaştı. Bu dönemde elementer (hayat dışı) şirketler yüzde 21,6; hayat ve emeklilik şirketleri yüzde 24,9 büyüdü.
Aktif yapısı içerisinde, şirketlerin esas faaliyetlerinden alacakları yüzde 59’luk paya sahipken finansal varlıkların payı yüzde 13,3’e yükseldi. Bu rakamlar, şirketlerin finansal varlıklarında yüzde 41’lik bir artışı gösteriyor. Artış oranı esas faaliyetlerden alacaklar kaleminde yüzde 25 seviyesinde.

Borçların artışı sürüyor

Sektörde 2018 sonunda 98,9 milyar lira seviyesine çıkan esas faaliyetlerden borçlar, Eylül 2019 itibarıyla 121,8 milyar liraya yükseldi. Buna karşın 2013 yılında yüzde 17,7 olan öz sermayenin pasif toplama oranı, 2019 Eylül itibarıyla azalmaya devam ederek yüzde 11,8 seviyesine geriledi.
Sigorta şirketlerinin sadece sigortacılık faaliyetlerini ifade eden teknik kârlılık 2019 Eylül itibarıyla geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 27 artışla 5,6 milyar lira oldu. Hayat dışı şirketler teknik kârlarını yüzde 23, hayat ve emeklilik şirketleri yüzde 36, reasürans şirketleri ise yüzde 47 artırdı.

Yeni düzenlemeler fırsat

Eylül 2019’da Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 600 milyon TL sermaye ile kurulan Türk Reasürans Anonim Şirketi’nin (Türk Re) yerli reasürans kapasitesini artırması bekleniyor. Şirket, 1,2 milyar TL tutarındaki reasürans işlemini yurt içinde tutmayı amaçlıyor.
Sektörde önemli bir yapısal reform hamlesi olarak görülen Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (SEDDK) da hem sigorta farkındalığı hem de finansal yapıların güçlendirilmesi gibi konularda önemli adımlar atılmasını sağlaması bekleniyor.
Kamu bankalarına ait sigorta şirketleri, Türkiye Varlık Fonu (TVF) çatısı altında toplanacak. 2020’nin ilk çeyreğinde tamamlanması planlanan projeyle ölçek ekonomisi oluşturulmasına, bankacılık dışı finansal sektör büyüklüğünün dünya ortalamasına katkı sağlanması hedefleniyor.

Katılım sigortacılığı büyüyecek

2020’nin fırsatlarından biri de katılım sigortası alanında olacak. Dünyada bu alandaki toplam prim üretimi 20 milyar doları aşıyor. Suudi Arabistan, İran ve Malezya toplam üretimin yüzde 85’ini gerçekleştiriyor.
Analistler 2023 yılına kadar bu pazarın 43 milyar dolara ulaşacağını belirtiyor. Son yıllarda Avrupa ülkeleri, İngiltere, Kanada, ABD ve Avusturalya gibi gelişmiş ülkelerde de etik bankacılık hızlı gelişim içinde. Bunun uzantısı olarak da katılım sigortasının tercih edilmeye başlanması söz konusu.
Türkiye’de katılım sigortası nispeten yeni bir alan olsa da hızla gelişiyor. Katılım sigortacılığında 2018 yılı genelinde 2,2 milyar olarak kaydedilen toplam prim üretimi, Ekim 2019 sonu itibarıyla 2,8 milyar liraya yükseldi.


Özel sektörde 2020 yılı ücret artışı beklentisi %16

Lider insan kaynakları ve yönetim danışmanlığı firması Mercer, iş dünyasındaki ücret ile yan haklarda genel eğilim ve uygulamaları ortaya koyan ‘2020 Ücret ve Yan Haklar Araştırması’nın sonuçlarını açıkladı. Yıl sonu enflasyon tahminlerinin artmasıyla beraber güncellenen araştırmaya göre, özel sektörün 2020 için öngördüğü ortalama yüzde 16 olarak belirlendi.

Firmaların değişen iş gücünün sağlık, varlık ve kariyer alanlarındaki ihtiyaçlarını yönetmeleri için teknoloji odaklı çözümler sunan ve danışmanlık veren Mercer, iş dünyasındaki ücret, zam eğilimleri ve yan haklar uygulamalarını ortaya koyan ‘2020 Ücret ve Yan Haklar Araştırması’nın sonuçlarını açıkladı. Türkiye’den hızlı tüketim ürünleri, perakende, dayanıklı ürünler, enerji, teknoloji, ilaç, kimya ve kağıt, hizmet, üretim, lojistik, sigorta gibi farklı sektörlerden, ağırlıklı olarak uluslararası firmaların katılımı ile gerçekleşen araştırmanın sonuçlarına göre; özel sektörün 2020’de öngördüğü ücret artış oranı yüzde 16 olarak gerçekleşecek.

2020 yılı planlanan ücret artışı tüm şirketlerde üst yönetim için yüzde 15; yabancı sermayeli şirketler için yüzde 15,9. Hem tüm şirketler, hem de yabancı sermayeli şirketler göz önüne alındığında müdürlük, uzmanlık ve mavi yaka seviyeleri için ise yüzde 16 olarak gözüküyor. Yerli şirketler için zam oranlarının yüzde 13 ile yüzde 15 aralığında olması bekleniyor.

En yüksek zam oranına sahip sektör ilaç

‘2020 Ücret ve Yan Haklar Araştırması’nın sonuçlarına göre; İlaç sektörü zam oranı ortalama yüzde 18 ile en yüksek sektör olurken, bankacılık sektörü ücret artış beklentisi yüzde 12 ile en düşük sektör olarak karşımıza çıkıyor. Yabancı şirketler yıl içerisindeki (yaz ayları) enflasyon beklentilerinin yüksek olmasından dolayı bütçelerini yüzde 15 ile 18 bandında tuttular. Yıl sonunda enflasyon rakamlarının düşüş göstermesine rağmen ücret artış bütçeleri yüzde 16 bandında kaldı.

Ücret artışı bir kez yapılacak

2018 yılındaki ani enflasyon artışı şirketleri o yılın Ağustos - Kasım ayları arasında ücret seviyelerini ikinci kez gözden geçirmeye ve maaş düzeltmesi yapmaya itmişti. Ancak ekonomik verilerdeki özellikle enflasyon rakamlarındaki durulma 2019 ve 2020 yılı için böyle bir gözden geçirmeye gerek bırakmıyor. Araştırmaya katılan şirketlerin yüzde 90’ından fazlası yılda bir kez ücret artışı gerçekleştireceklerini belirtiyor.

2020 yılı planlanan ücret artış oranı seviye bazlı olarak bakıldığında üst yönetim için diğer çalışanlardan yüzde 1 daha az olduğu görülüyor. Bu nedenle üst düzey yöneticiler ve diğer çalışanlar arasındaki makas oransal olarak artış gözükmüyor.

Performans gösteren çalışana yüzde 4 daha fazla zam

Araştırmaya göre; şirketlerin zam bütçelerini performans bazlı dağıtma yöntemlerine göre, standart performans gösteren bir çalışanın yüzde 16 oranında bir zam aldığı durumda yüksek performanslı bir çalışanın bu rakamın yüzde 4 daha üzerinde bir zam oranı alması bekleniyor. Şirketlerin yüksek performanslı çalışanları takdir ederken kullandığı ve son yıl içerisinde uygulama oranı bir hayli artan diğer yöntem ise "Anlık Ödüllendirme Sistemleri." Şirketler bu yöntemle çalışanların ekstra çabalarını veya üstün başarılarını hızlıca (yıl sonunu beklemeden) ödüllendirmeyi hedefliyor.

Toplam ücret paketi bileşenlerine bakıldığında, yan hakların 2020 yılı için önemli bir yer tutacağını öngörüyoruz. Son anket sonuçlarına baktığımızda da şirketlerin yüzde 21.8'i yeni bir yan hak yapılandırmayı ve yan haklar programına yatırım yapmayı planlıyor.

Güneş Nalbantoğlu: “Araştırmalarımız, yöneticilerin karar alma süreçlerinde onları destekleyen önemli bir araç...”

‘2020 Ücret ve Yan Haklar Araştırması’nın şirketler için piyasada konumlarını kontrol edebilme, bu doğrultuda ücretlendirme ve yan haklar politikalarını gözden geçirme, personel maliyetlerini etkin yönetme; sektörel bazda karşılaştırmalar yapabilme adına objektif veriler sağlayan ve karar alma süreçlerinde onları destekleyen önemli bir araç olduğuna dikkat çeken Mercer Türkiye Bilgi Hizmetleri Lideri Güneş Nalbantoğlu, “Ücret artışları konusunda geçen yılı daha durgun geçiren hızlı tüketim ve ilaç sektörlerinin daha avantajlı olduğunu söyleyebiliriz. Bunun temel sebebi ise geçen yıl çalışanlarının kayıplarını da bu yılın artışlarıyla kompanse etme çabaları olarak gösterilebilir. 2020 yılında ücret artışlarını etkileyen en önemli faktör her zamanki gibi enflasyon oranı olacak. Ancak bununla beraber şirketler piyasada bulmakta zorluk çektikleri bazı pozisyonları ücret artışlarında farklılaştırmaya gidecekler. Bunlar pozisyonlara örnek olarak bilişim teknolojileri iş ailesinde bulunan yazılımcı, iş analisti ve veri analisti gibi pozisyonları söyleyebiliriz” dedi.


İnsanların beklentisi 2030’da sürücüsüz araçlara binmek

Dassault Systèmes için CITE Research tarafından hazırlanan raporun sonuçları,
2030 yılının şehir trend ve perspektiflerine ışık tutuyor.

Yaşama, seyahat ve satın alma biçimlerimizi değiştiren mobilite, hayatımızın tüm boyutlarını dönüştürüyor. Yarının mobilite sistemleri, günümüzde birçok ülkede mevcut sistemlerden muhtemelen çok farklı olacak;çünkü önemli yeniliklerin merkezine bireyi ve ortak seyahat sistemlerini yerleştirecek. Yolcuların daha hızlı ve güvenli hareket etmesini sağlayacak akıllı çözümler geliştirmek için ulaşım sistemine yatırım yapılarak yeni politikalar, gelişkin yaratıcı tasarımlar, yeni çözümler ve yeni teknolojiler geliştirmek gerekiyor. Kirlilik ve trafik yoğunluğu da bunu gerekli kılan nedenler arasında.

2030'a gelindiğinde mobilite fikri, daha hizmet odaklı olacak ve sürdürülebilir bir mobilite sistemine yaklaşacak. Bu, Türkiye için de kritik önemde; çünkü Türkiye hibrit ve elektrikli otomobil satışlarını artırmayı planlıyor ve tüm büyük otomobil üreticileri önümüzdeki üç yıl içinde piyasaya elektrikli araçlarını sürmeye hazırlanıyor.

Bu bağlamda, Ulaşım ve Mobilite endüstrisinin geleceğini araç inovasyonuyla şekillendiren, ve ulaşım ve mobilite alanlarında önemli bir rol oynayan Dassault Systèmes, 2030’da mobilite konulu bir araştırma yayımlayarak ulaşımın geleceği ve teknolojik ilerlemenin davranışlarımızı nasıl değiştireceği üzerine önemli bulgular paylaştı. Dassault Systèmes adına CITE Research (www.citeresearch.com) araştırma şirketi ABD’li 1.000 yetişkinle internet anketleri gerçekleştirdi. 19-29 Kasım 2018 tarihleri arasında yürütülen söz konusu anketler, kullanıcıların ev, seyahat ve perakende alanlarına dair müşteri deneyimi beklentilerini ortaya koydu.

Çoğunluk 2030 yılında hibrit veya elektrikli araç kullanacağını öngörüyor


Ankete katılanlar 2030 yılında hibrit veya elektrikli araçların yaygın hale gelmesini bekliyor ve yaklaşık dörtte üçü bu tür bir arabaya sahip olacağını ifade ediyor (%75 hibrit, %71 ise şarjlı hibrit araç veya elektrikli araç kullanacağını düşünüyor). Yarısından fazlası otonom bir araç (%63), sürücüsüz bir araç (%57) veya hyperloop treni (%51) kullanmayı öngörüyor.

Erkek katılımcılar arasında şarjlı elektrik araç (%75), otonom araç (%69), sürücüsüz araç (%64), hyperloop treni (%56) ve kişisel hava taksisi (%43) kullanma beklentisi daha yüksek. Hane geliri 100 bin doların üzerinde olanların da söz konusu teknolojileri kullanma beklentisi daha yüksek.

Ankete katılanlar 2030’da mobilite hizmetlerinden bir dizi özellik bekliyor

Çoğu katılımcı bütün mobilite hizmetlerini 2030’a kadar görebileceği beklentisi içinde. Aracını paylaşma beklentisi en çok Y kuşağında (25-34 yaş) yaygın (%77’si bunu muhtemel görüyor). Erkekler arasında internet bağlantılı park etme beklentisi (%78) ve aracını paylaşma beklentisi (%66) daha yaygın.

Mobilite teknolojisi şu üç temel faydayı sağlayacak: maliyet azaltma, zaman tasarrufu ve güvenlik

Genç yetişkinler faydalar arasından en çok kişiselleşmeye vurgu yapıyor – 18-24 yaş grubunun %40’ı ve 25-34 yaş grubunun %38’i bunu üç temel faydadan biri olarak sayıyor. Otomasyona da daha fazla vurgu yapıyorlar.

Daha yaşlı katılımcılarsa aslen zaman tasarrufuna odaklanıyor (35-44 yaş grubunun %60’ı, 45-54 yaş grubunun %58’i ve 55 yaş ve üstü grubun %57’si bunu üç temel faydadan biri olarak görüyor).

Güvenlik amaçlı gözetim, yerel enerji üretimi/alımı ve ortak çalışma alanlarına ilgi artıyor

Ankete katılanlar hükümete veya özel şirketlere, kişisel bilgilerine erişim vermeye istekli değil (yarısından fazlası 2030 yılında bunu yapmayacaklarını ifade ediyor).

18-44 yaş arasındaki daha genç katılımcılarda, 45 yaş ve üstü daha yaşlı katılımcılara nazaran bütün bu davranışların gerçekleşmesi beklentisi daha yüksek - güvenlik amaçlı gözetim hariç. Teknolojiyi hızlı benimsemeye meyilli olanların, bütün bu teknoloji/davranışlara dair beklentisi de daha yüksek.

Özetlersek, tüketiciler 2030 yılına gelindiğinde, hibrit / elektrikli / otonom araçlara geçiş de dahil olmak üzere, ulaşım alanındaki bir dizi teknolojik ilerlemenin norm haline gelmesini bekliyor. Yeni nesil araçların başarısı; gelişmiş yaratıcı tasarımlar, ortak zeka, sistem mühendisliği ve çok alanlı işbirliği gerektiriyor. Sürücüsüz, internet bağlantılı araçlar verimli, uygun fiyatlı, temiz ve çevre dostu bir seyahat çağını müjdeliyor.


En büyük beş küresel riskle ilgili alarm verildi

 

Marsh & McLennan Şirketler Grubu ve Zurich Sigorta Grubu’nun destekleriyle hazırlanan Küresel Riskler Raporu, Dünya Ekonomik Forumu’nda açıklandı. Raporun sonuçlarına göre; tüm uzun vadeli riskler iklime yönelik ciddi tehditler oluştururken, ekonomik çatışmalar ve iç siyasi kutuplaşma 2020 yılının önemli kısa vadeli riskleri olarak gözüküyor.

Global çapta 750’den fazla uzman ve karar vericinin katıldığı Küresel Riskler Raporu’nun sonuçları Dünya Ekonomik Forumu’nda açıklandı. Marsh & McLennan Şirketler Grubu ve Zurich Sigorta Grubu’nun destekleriyle gerçekleştirilen raporun sonuçlarına göre; iklime, çevreye, halk sağlığına ve teknolojik sistemlere yönelik ciddi tehditleri ortadan kaldırmak için dünya liderleri, şirketler ve siyasete yön verenler arasında işbirliğine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Araştırmaya katılanların yüzde 78,5’i ekonomik çatışmaların, yüzde 78,4’ü iç siyasi kutuplaşmaların, yüzde 77,1’i aşırı ısı dalgalarının, yüzde 76,2’si doğal kaynak ekosistemlerinin tahrip olmasının ve yüzde 76,1’i ise siber saldırıların artmasını bekliyor.

Yanan Gezegen: İklim yangınları ve siyasal öfke savaşlarının alevi dünyayı sardı

Dünyanın en acil sorunlarına yönelik sürdürülebilir ve entegre çözümler geliştirmek üzere paydaşları bir araya getiren Global Riskler Girişimi'nin bir parçası olan Küresel Riskler Raporu’na göre; jeopolitik karışıklıkların ve çok taraflılığın yok olması, herkesçe paylaşılan kritik küresel risklerle başa çıkma yeteneğini tehdit ediyor. Toplumsal bölünmelerin onarılması ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin sağlanması sorunları acilen ele alınmadıkça, liderlerin iklim veya biyolojik çeşitlilik krizleri gibi tehditleri sistematik olarak ele alamayacakları konusunda uyarılarda bulunuyor.

İş dünyası ve devlet liderleri ortak risklere karşı birlik olmalı

Küresel Riskler Raporu; dünyanın jeopolitik bozulmaları içeren sisin kalkmasını bekleyemeyeceği bir zamanda mevcut riskleri azaltmak için çok paydaşlı bir yaklaşıma açıkça ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. 2020’de yerel ve uluslararası kutuplaşmanın artacağı ve ekonomik yavaşlamanın yaşanacağı bir yıl öngörülüyor. Jeopolitik türbülansın; iş dünyası ve devlet liderlerinin ortak risklere karşı acilen birlikte çalışmaya ihtiyaç duydukları bir zamanda, büyük güçlerin rekabet ettiği istikrarsız, tek taraflı dünyaya doğru bizleri ittiğine dikkat çekiliyor. Rapor, tüm paydaşların geleceğe hazırlanırlarken, günümüzün çığır açan güç kaymalarına ve jeopolitik türbülansa adapte olmadıkça; en acil ekonomik, çevresel ve teknolojik zorluklardan bazılarını ele almak açısından zamanlarının tükeneceğini ortaya koyuyor. Bu durum da iş dünyası ve siyasete yön verenler tarafından eylemde bulunulmasına en çok ihtiyaç duyulan noktalara işaret ediyor.

İklim yangınları yaşanırken, deniz seviyesi giderek yükseliyor

Rapora göre, özellikle iklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı ve türlerde görülen azalma gibi kritik sorunların ele alınması açısından aciliyet ihtiva ediyor. Siyasete yön verenlerin dünyayı korumaya yönelik hedeflerini, ekonomiyi iyileştirmeye yönelik hedefleriyle eşleştirmelerine ve şirketlerin de bilim bazlı hedeflere kendilerini adapte ederek gelecekte yaşanabilecek potansiyel afet risklerinden kaçınmaları gerekiyor.

Araştırmanın sonuçlarına göre; 10 yıllık görünüme bakıldığında, ilk kez bu yıl en büyük beş küresel riskle ilgili alarm veriliyor. Bunlar;

1. Büyük ölçekli sabit kıymet ve altyapı hasarları ile can kayıplarının yaşanabileceği olağanüstü hava olayları

2. Hükümetler ve şirketler tarafından iklim değişikliğinin iyileştirilmesi ve uyum çabaları konusunda başarısızlık

3. Petrol sızıntıları ve radyoaktif kontaminasyon gibi çevresel suçlar da dahil olmak üzere insan kaynaklı çevresel hasarlar ve afetler

4. İnsanlığın yanı sıra endüstriler için ciddi ölçüde tükenmiş kaynaklar ile sonuçlanacak şekilde, çevre açısından geri dönüşü olmayan sonuçlarıyla birlikte büyük ölçekli biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekosistem (kara veya deniz) çökmesi

5. Depremler, tsunamiler, volkanik patlamalar ve jeomanyetik fırtınalar gibi büyük ölçekli doğal afetler

Belirginleşen jeopolitik ve çevresel riskler ile radara girmeyecek çeşitli tehditlerle yüzleşebilmek için sistem düzeyinde düşünmek gerekiyor. Bu yılki rapor, açıkça artan eşitsizlik, teknoloji yönetimindeki boşluklar ve baskı altındaki sağlık sistemlerinin etkilerine odaklanıyor.

Siyasi kutuplaşmalar artarken, deniz seviyesinin yükseldiğine ve iklim yangınlarının yaşandığına dikkat çeken Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Borge Brende, “Dünya liderlerinin sadece kısa vadeli faydalar için değil, karşı karşıya kalınan köklü risklerle de mücadele etmek için işbirliği sistemlerini onarmak ve yeniden canlandırmak için toplumun tüm kesimleriyle birlikte çalışması gerekiyor” diyor.

Genç nesillere göre gezegenin durumu endişe verici

Küresel Riskler Raporu, 1980’den sonra doğanların riskleri nasıl gördüğüne de dikkat çekiyor. Genç nesiller kısa ve uzun vadede çevresel riskleri diğer katılımcılara nazaran daha yüksek derecelendiriyor. Genç nesil katılımcıların neredeyse yüzde 90'ı, 2020'de aşırı sıcak dalgalarının, ekosistemlerin tahrip olmasının ve kirlilikten etkilenen sağlık tablosunun ağırlaşacağına inanıyor. Bu yüzdeler, diğer nesiller için sırayla yüzde 77, yüzde 76 ve yüzde 67 olarak sıralanıyor. Genç nesiller ayrıca çevresel risklerin etkisinin 2030 yılına kadar daha katastrofik ve daha muhtemel olacağına inanıyor.

İnsan aktivitesinin, halihazırda gıda ve sağlık sistemlerimizin temelini oluşturan tüm vahşi memelilerin yüzde 83’ünün ve bitkilerin yarısının yok olmasına neden olduğunu belirten rapor, gençlerin bu endişelerinin haklılığına işaret ediyor.

Artan iklim volatilitesine karşı dayanıklılık göstermeleri için şirketlerin üzerindeki yatırımcı, düzenleyici, müşteri ve çalışan baskısının giderek arttığına dikkat çeken Marsh & McLennan Insights Başkanı John Drzik, “Bilimsel gelişmeler, iklim risklerinin artık daha doğru bir şekilde modellenebileceği, risk yönetimine ve iş planlarına dahil edilebileceği anlamına geliyor. Avustralya ve Kaliforniya'da yaşanan son yangınlar gibi yüksek profilli olaylar, şirketlerin daha büyük ölçekli jeopolitik ve siber risk zorluklarıyla karşı karşıya kaldıkları bu dönmede iklim riskine karşı da harekete geçmeleri için baskı yapıyor” dedi.

Zurich Sigorta Grubu, Grup Baş Risk Sorumlusu olan Peter Giger ise iklim değişikliğinin en kötü ve geri dönüşü olmayan etkilerinden kaçınmak ve gezegenin biyolojik çeşitliliğini korumak için daha fazlasını yapmak gerektiğini belirterek, çok acil şekilde harekete geçilmesi konusunda uyarıda bulunuyor. Peter Giger, “Biyolojik açıdan çeşitli ekosistemler büyük miktarlarda karbon tutar ve yılda 33 trilyon dolar olarak tahmin edilen büyük ekonomik fayda sağlarlar. Bu rakam ABD ve Çin'in toplam GSYİH'sına eşdeğer. Şirketlerin ve siyasete yön verenlerin düşük karbon ekonomisine ve daha sürdürülebilir iş modellerine geçmek üzere çok daha hızlı hareket etmeleri kritik bir önem içeriyor. Kendi stratejilerini, ilgili politika ve müşteri tercihlerindeki kaymalara uyumlu hale getiremeyen şirketlerin yok olduğunu halihazırda görüyoruz. Bu konuda risk çok büyük. Herkes bu riskleri hafifletmek için üzerine düşeni yapmalı. Bu sadece ekonomik bir zorunluluk değil, aynı zamanda yapılması gereken en doğru şey” dedi.

Önümüzdeki 10 yıl içinde “gerçekleşme olasılığına” göre en büyük 5 risk:

1. Olağanüstü hava olayları (örneğin sel, fırtına vb.)

2. İklim değişikliğinin iyileştirilmesi ve uyum çabaları konusunda başarısızlık

3. Büyük ölçekli doğal afetler (deprem, tsunami, volkanik patlama, jeomanyetik fırtınalar)

4. Büyük ölçekli biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekosistem çökmesi

5. İnsan yapımı çevresel zararlar ve afetler

Önümüzdeki 10 yıl “etkinin şiddetine” göre ilk 5 risk:

1. İklim değişikliğinin iyileştirilmesi ve uyum çabaları konusunda başarısızlık

2. Kitle imha silahları

3. Büyük ölçekli biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekosistem çökmesi

4. Olağanüstü hava olayları (örneğin sel, fırtına vb.)

5. Su krizleri

En güçlü “birbiriyle bağlantılı” küresel riskler:

1. Aşırı hava olayları + iklim değişikliğinin iyileştirilmesi ve uyum çabaları konusunda başarısızlık

2. Büyük ölçekli siber saldırılar + kritik bilgi altyapısı ve ağlarının çökmesi

3. Yüksek yapısal işsizlik veya yetersiz istihdam + teknolojik ilerlemelerin olumsuz sonuçları

4. Büyük biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekosistem çökmesi + iklim değişikliğinin iyileştirilmesi ve uyum çabaları konusunda başarısızlık

5. Gıda krizleri + olağanüstü hava olayları

Küresel Riskler Raporu’nun tamamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

https://www.marsh.com/uk/insights/research/global-risks-report-2020.html


2020'nin temel riskleri neler?

15 Ocak'ta Londra'da yayınlanacak Marsh'ın bu yılki Küresel Riskler Raporu'nun önemli noktalarını dinlemek için  World Economic Forum'a katılın.

 

Buraya kaydolun: http://bit.ly/309sax9 #risks20 #wef20

 


Başarının anahtarı çeviklik

KPMG’nin Teknoloji Sektörü İnovasyon Araştırması’na göre teknolojideki değişime hızlı ayak uyduramayan şirketler inovasyonda geride kalıyor. Araştırmaya katılan CIO’lar önümüzdeki üç yılda en yıkıcı iş modeli olarak e-ticaret platformlarını görüyor. KPMG Türkiye Teknoloji Danışmanlığı Lideri Alper Karaçar, “Teknolojiye yapılan yatırımlar yetenekli çalışanlarla birleşince başarıya ulaşıyor” dedi

KPMG’nin Teknoloji Sektörü İnovasyon Araştırması yayımlandı. Araştırmaya 12 ülkede 740’tan fazla teknoloji sektör lideri katıldı. Araştırmaya göre, üst üste ikinci yıl CIO’lar şirketlerindeki inovasyonu yönlendiren kişiler oldu. CIO’lar bu yıl daha yüksek seviyede nesnelerin interneti, yapay zeka, blockchain, robotik süreç otomasyonu ve artırılmış gerçeklik uygulamalarını içeren, dönüştüren teknolojiler yaptıklarını belirtti. CIO’lar inovasyonun başarısını ve değerini ölçmede bu yıl sırasıyla piyasa değeri, yatırım getirisi ve gelir artışını göz önüne alıyor. Gelir artışı, geçen yılki araştırmada ilk sıradaydı.

‘Veri güvenliği’ zorluyor

Araştırmaya göre; değişime hızlıca ayak uyduramamak, eskimiş IT altyapısı, yenilikçi kurum kültürünün olmaması inovasyonu kısıtlayan veya engelleyen nedenlerin başında geliyor. Katılımcıların yüzde 50’si veri güvenliği ihtiyacının da şirketlerin yenilikçi becerilerini kısıtladığını belirtti. Doğru iş planları yaratmak ve hangi yenilikçi hareketin en yüksek yatırım getirisini sağlayacağını belirlemek de önde gelen zorluklardan. CIO’lar, yıkıma direnmek için uygulanabilecek yöntemleri ise şöyle ifade etti:

  • Yenilikçi start-up’ları fonlamak/yatırımcı olmak
  • Yıkılma riski daha az olan piyasa segmetlerine bağlı kalmak
  • Yenilikçi şirketleri almak
  • Şirket içinde yeni inovatif ürünler geliştirmek
  • Mevcut ürünleri geliştirmek

“İnsan gücü unutulmamalı”

Araştırmayı değerlendiren KPMG Türkiye Teknoloji Danışmanlığı Lideri Alper Karaçar, inovasyonu yönetirken dikkat edilmesi gereken noktaları paylaştı. Karaçar, “Olgunluğa ulaşmış bir inovasyon süreci, finanse edilmiş, strateji ve iş birimleriyle bağlantılı olmalı. İnovasyon portfolyosu takip edilen ve gerçekleştirilen hedefleri barındıran bölümlere ayrılmalı. Bu süreç ölçeklenebilir ve tekrar edilebilir olmalı. Yeni girişimler için yıllık belirlenen operasyonel bütçeden ayrı olarak daha esnek ve devamlı bir fonlama modeli geliştirilmeli. Tabii tüm bunların yanında insan gücü unutulmamalı. Teknolojiye yapılan yatırımlar, yetenekli çalışanlarla birleşince başarıya ulaşabilir” dedi.

e-Ticaret zirveden inmiyor

Araştırmada öne çıkan diğer başlıklar şöyle:

  • Katılımcıların yüzde 27’si, önümüzdeki üç yılda en yıkıcı iş modeli olarak e-ticaret platformlarını görüyor. e-ticaret devleri; yapay zeka, sesle tanıma, drone ve otonom araçlar sayesinde yemek siparişi, sağlık, sigorta, enerji gibi diğer sektörlere yıkıcı etkisini ulaştırıyor.
  • İkinci sırada ise yüzde 22 ile sosyal ağ oluşturma geliyor. Sosyal medya şirketleri de ayrıcalıklı orijinal içerik, canlı spor etkinlikleri, artırılmış gerçeklik gibi hizmetler sunarak mümkün olan en yüksek müşteri sayısına ulaşmaya çalışıyor.
  • Üçüncü sırada da yüzde 17 ile dijital ödeme platformları yer alıyor. Araştırmaya katılan teknoloji sektörü liderlerine göre; yeni teknolojilerden en çok ve doğrudan etkilenecek ilk beş sektör sırasıyla telekomünikasyon, endüstriyel üretim, yaşam bilimleri/sağlık, havacılık ve savunma ile finansal hizmetler.

Araştırmaya katılan teknoloji sektörü liderlerine göre; yeni teknolojilerden en çok ve doğrudan etkilenecek sektörlerin başında telekomünikasyon geliyor. İlk beşte sırasıyla endüstriyel üretim, yaşam bilimleri/sağlık, havacılık ve savunma ile finansal hizmetler var. Katılımcılar en yıkıcı şirketler arasında ilk üçte Amazon, Apple ve Alibaba’yı gösterirken; favori uygulamaları ise Google/Google Chrome, Facebook, Instagram ve Youtube. Ancak liderlerin en yıkıcı iş modelleri arasında üçüncü sıraya aldığı dijital ödeme platformları, favori uygulamaları arasında değil.

Milenyum kuşağı teşvik bekliyor

  • Milenyum çalışanlarının yüzde 44’ü, deneyimli meslektaşlarından daha yüksek oranda maddi teşvik bekliyor. Bunun nedeni olgunlaşma sürecinde olmaları, yeni hayatlarını kurarken maddi kaygılarının çoğalması.
  • Terfi konusu ise ankete katılan X jenerasyonu ve “baby boomers” için daha önemli bir motivasyon (yüzde 31).

İnovasyonu yönetenler

KPMG’nin Teknoloji Sektörü İnovasyon Araştırması’na göre, üst üste ikinci yıl CIO’lar şirketlerindeki inovasyonu yönlendiren kişiler olarak öne çıktı. Katılımcıların sadece yüzde 2’si inovasyonu yönlendiren kişinin CEO olduğunu düşünüyor. Buna karşın; KPMG’nin Küresel CEO Araştırmasında ise teknoloji şirketlerinin CEO’larının yüzde 79’u şirketlerinin teknoloji stratejilerini kendilerinin yönlendirdiğini düşünüyor.

KPMG’nin CIO araştırmasına göre, teknoloji şirketlerindeki CIO’ların yüzde 60’ı, şirket için rollerinin giderek daha stratejik olduğunu düşünüyor. Teknoloji şirketlerinin CIO’ları diğer sektörlerdeki meslektaşlarından kendilerinin daha inovatif olduklarını kanıtlıyorlar. Teknoloji sektöründeki CIO’lar daha yüksek seviyede nesnelerin interneti, yapay zeka, blok zinciri, robotik süreç otomasyonu ve artırılmış gerçeklik uygulamalarını içeren dönüştüren teknolojiler yaptıklarını belirtiyor.